Labels

Showing posts with label Anne ve Babalara. Show all posts
Showing posts with label Anne ve Babalara. Show all posts

Friday, May 2, 2014

Ermeni Isyanlari - Soykirim Masali II


Biraz uzun belki ama, tarihimizi bilmek acisindan cok onemli. 
Cok degil sadece 100 yil oncesini iyi ogrenelim, gelecek karanlik olabilir.

Saturday, April 26, 2014

Bir Soykirim Masali

Evlerin bahceli, televizyonsuz ve mahallelerin yazlik sinemali, komsulugun teklifsiz oldugu cocukluk gunlerimde buyuk anne gibi sevip saydigim bir komsumuz vardi. Ahter Hanim Teyze.!

1914 dogumlu; oz anne ve babasini bilmez ama yaninda buyutulup yetistirildigi aile ile ilgili anilarini yasli gozlerle anlatirdi. Tehcir sirasinda ortada kalmis bir Ermeni ailesinin bebegi. Vicdan sahibi bir Turk tarafindan kurtarilarak sonradan ailesi olacak baska bir Turk aileye verilmis bir Ermeni bebegi.

Bana Izmir Marsini o ogretmisti.

Hatice halam, ki aslinda oz halam olmadigini lise yillarinda ogrenmistim, annemlerle birlikte mubadele sirasinda Kavala’dan goc etmis bir ailenin 1 yasindaki kizlari. Istanbula geldiklerinde babaannemlerin bitisigindeki eve tasiniyorlar. O sirada babam alti aylik bir bebek.

Hatice Halamin babasi Halil Efendi, devrin Selanik Muftusu. Uzun yillar cocuk sahibi olamamislar ve karisi Gul Nene ile tam kaderlerine razi olmuslar iken, bir gun, Halil Efendi’yi acilen bir camiye doldurulup kursuna dizilen muslumanlarin kimlik tespiti ve defin isleri icin cagiriyorlar. Halil Efendi eve dondugunde yasli gozlerle kucagindaki bebegi Gul Nene’ye Allahin bir armagani olarak veriyor.

Evladini o mezalimden cani pahasina kurtarabilmis olan zavalli oz anne’nin hikayesi Ahter Hanim Teyze’nin annesinin hikayesinden  farkli midir?

Gul Nine yeni bebegini odunc sut anneler bularak besliyor butun bir yolculuk boyunca. Son sut annesi de babaannem. O nedenle Hala diyormusum.

Friday, April 18, 2014

SIRADISI BIR 23 NISAN YAZISI

23 Nisan 1968 sabahi, ilk 23 Nisan Bayrami heyecani ile ve zeybek kiyafetleri giymis olarak annemle birlikte okula kostuk. Ne kosmasi uctuk adeta.! Haftalardir sinifi susluyoruz grafon kagitlariyla. Sinif ablasi var, adini unuttum, herhalde 15-16 yaslarinda bir kiz, her isle o ilgileniyor. Biz zaten 1.sinif ogrencileri ne makas tutmayi biliyoruz ne de boyumuz yetiyor herhangi bir susu asmaya. Ben, uc adimda biten zeybek oyununu 2 haftada ancak ogrenebildim. Mesele ogrenememek degil, heyecandan ve utanctan dizlerim kitleniyor, adim atamiyorum.

Neyse, beklenen gun geldi, okuldayiz artik. Feyzullah Ilkokulu bahcesinde siniflara ayrilan yerlerde siraya girdik. En minik bizler en ondeyiz. Piril piril gunesli ama ayaz bir Nisan sabahi. Once Istiklal Marsi, sonra andimiz okundu ve sonra gunun anlam ve onemiyle ilgili olarak, bir suru zevat, muhtemelen once Kartal Kaymakami, sonra ilce ilk ogretim muduru, sonra bizim okulun muduru sirasiyla uzun nutuklar attilar. Yorulduk, ogrenci siralarindan ugultular yukselmeye basladi ve ogretmenler disiplini saglamaya calistilar. Sonra birden okul muduru, kursuye birini davet etti.

Gri takim elbisesi, ve gosgsunde istiklal madalyasiyla Albay Amca kursuye geldi.
Albay Halit Bey Amca! Amcamin komsusu. Muhtemelen 1895 -96 dogumlu, yani o tarihlerde 70 kusur yasinda ve hala tahta jantli yaris bisikletiyle Pendik pazarina gidip alis veris yapabilecek kadar dinc. Amcam da emekli albay ama 20 yas daha genc. 1936 harpokulu mezunu tesadufen diger 3 sinif arkadasi Tarik Bey Amca, Hulusi Bey Amca ve Nazmi Bey Amca da ayni mahalleden diger komsulari. Her gun muttasil en azindan bir yada ikisi amcamin evinde toplanir saatlerce yatili okul, harbiye ve ilk boluk ve tabur hatiralarini konusur, cocuklar gibi eglenirler ve ben de bu sohbetleri hic bitmesin isterdim. Cocuk olmama ragmen bu uc kafadar ile Halit Bey amcayi kafamda farkli yerlere koymus, ve bizimkilere sadece "amca" ama Halit Bey amca'ya daima "Albay Amca" demisimdir. Fakat ne zaman, Halit Bey Amca bahce kapisinda gorunse, bizimkilerin askerlik sohbetleri bicak gibi kesilir, bahcedeki elma agaclarini saran kurtlarla yapilacak zirai mucadele vs gibi beni hic hosnut etmeyen konular konusulmaya baslanirdi. Sirf bu nedenle, Albay Amca hic gelsin istemezdim.

Ben kursude tanidik bir sima gorunce; "Aa Albay Amca" diye sasirmisim. Goz goze geldik, mavi-gri gozleri her zamankinden daha farkli parliyordu ve Albay Amca, o gun bize, hic duymadigimiz bir 23 Nisan hikayesi anlatti.

Hikayesine 25 Nisan 1915 Anzak cikarmasiyla basladi. Sirasiyla; Kirte, Zigindere ve Kerevizdere muharebelerini ve Conk Bayiri ve Anafartalar Zaferlerini anlatti. Kursuyu coktan terketmisti. Kah, siperden tavsan gibi sicriyor kah dusmana sungu ile saldiriyor; aslinda anlatmiyor, savasi orada, hepimizin ve bizleri izleyen velilerin onunde yeniden yasiyordu. Butun izleyenler gozyaslarina bogulmuslardi.  Yorgun ve sikkin ogrenciler canlanmis pur dikkat dinliyorduk. Su sozunu hic unutmam "Dusmanla mesafemiz 7 metre. Iste, mudur bey karsimda. Anzak askeri bana mudur bey kadar yakin. Ikimizin de gozu faltasi gibi acilmis, sungu ile birbirimize saldiriyoruz ve mesafe 1 metre kadar kalmisti ki vurulup yikildi."

Daha sonra isgal gunlerini, 19 Mayis'i, Ilk meclisi ve yapilan savas hazirliklarini, Inonu, Sakarya ve Buyuk Taarruz ve General Trikopis'in esir alinma hadisesini butun detaylariyla anlatti ve konusmasini Cumhuriyetin Ilani ile sonlandirdi. Once bir sessizlik sonra da buyuk bir alkis koptu.

Konusmasini bitirdiginde resmi elbiseli bir subay (muhtemelen bir yuzbasi), yasli gazinin yanina kadar gelip selam vererek birseyler soyledi. Bu arada, okulun Drama Koprusu tarafina bakan bahce duvari disinda park etmis olan iki ayri GMC den atlayan birer manga asker kamyonlardan agac fidanlari indirmeye basladilar. Albay Amca, kursuden o gunun anisini yasatmak icin ogrencilerle birlikte okulun corak olan bahcesini askerlerin de yardimiyla agaclandiracagimizi ilan etti.  Ve butun ogrenciler, o gun, o agaclari Feyzullah Ilkokulu bahcesinin tren yoluna bakan kismina ektik. Butun yapilan musamere hazirliklari, okunacak siirler, oynanacak halk oyunlari ve bizim zeybek havasi, agac ekim isiyle o gun kaynadi ve bir sontaki haftaya ertelendi.

Daha sonra amcamdan hikayenin diger kismini dinledim. Meger, okul muduru ayni okulda ogretmen olan yengem vasitasiyla Albay Amca'ya haber gondererek 23 Nisan'la ilgili olarak bir konusma yapmasindan okul yonetiminin cok memnun olacagini iletmis. Bunu kendine vazife sayan Albay Amca, bir konusmanin cok yavan kalacagi, cocuklarda bir iz birakmak lazim geldigini dusunerek agac dikmenin en uygun yol olduguna karar vermis.
 
O donemde Maltepe'den Haydarpasa'ya  kara tren yarim saatte bir geciyor ve bir saatte ancak varabiliyorsunuz. Kadikoye ise sadece 2 minibus ve  1 tane de belediye otobusu var, ne zaman gelecegi mechul. Donemin ulasim zorluklarina ragmen, Albay Amca, Beykoz Fidanligina gidip kendi parasiyla bircok fidan satin aliyor ama fidanlarin nakli konusu kendi imkanlarini asiyor. Bu sefer akillarina  5. Zirhli Tugay komutanligina gidip yardim istemek geliyor. Tugay komutani konuyla yakindan ilgileniyor ve iki GMC ve ilave olarak da 1 manga da asker tahsis ediyor.

Iste, 25 Nisan Anzak cikarmasi ve Canakkale sehitleri anisina ekilen o agaclar bugun artik bahcenin demiryoluna bakan kismini bir koru haline getirmistir.

Vatani kurtaran ve uzerimizde haklari olan kahramanlarin aziz hatirasi onunde saygiyla egiliyorum..


Saturday, September 8, 2012

Sabotajın En Büyüğü


Afyon’daki patlama haberi üzerine ilk anda herkes aynı soruyu sordu:
- Acaba sabotaj mı?
Sabotaj olmadığı söylenince herkes rahat bir nefes aldı.
Neden?
Sabotaj olmayınca olayın vahameti azalıyor ya da giden canlar geri mi geliyordu?
Cuma sabahı Melih Aşık’ın “Açık Pencere”sindeki “Çöküş kuramı...” yazısını okuyunca, önceden de var olan görüşüm pekişti ve kendi kendime mırıldandım:
- Evet sabotaj, hem de sabotajların en büyüğü, en vahimi,
Dilerseniz söz konusu yazıdan kısa bir alıntı ile açıklayalım görüşün nedenini:
“Profesör Celal Şengör, hocası Doğan Kuban’ın ‘Ani Çöküş Kuramı’nı şöyle özetliyor:
Cehaletin egemen olduğu toplumlarda, toplum mekanizmasının orasında burasında aksaklıklar baş gösterir ve sonunda tüm aksaklıklar bir araya gelerek toplumu birdenbire çökertir. Dışarıdan bakan bu çöküşün aniden ortaya çıkan sebeplerle olduğunu sanacaktır. Halbuki cehalet uzun zamandan beri toplumu içinden kemirerek dayandığı payandaları yok etmektedir. Bu süreç kritik noktaya ulaşınca toplum küt diye çöker...”
Bir toplumu bu hale düşürmek, gerçekten sabotajların en büyüğü ve vahimidir.
***
Olaya “Çöküş Kuramı”nın ışığında yaklaştığınız zaman, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun sözlerinin ardındaki hikmeti de kavrıyorsunuz.
- Hindistan’da, Pakistan’da da sıkça yaşanan, olaylar gibi bir olay, diyor Bakan.
Çağrışım ilginçtir ve itiraf etmeliyim ki, büyük “kaza(!)”ların neden sıklıkla belirli ülkelerde meydana geldiği sorusu aklımı kurcalayıp durmuştur hep.
Oysa yanıt her zaman gözlerimizin önünde durmaktaydı. Pakistan’da, Afrika’da demiryolu ya da su yolu ulaşımında insanların nasıl istiflendiklerine bakmak kazaların boyutlarının nedenlerini anlamaya yeterdi.
Her ulaşım aracında, aracın özellikleri de göz önünde bulundurularak, ne kadar yolcu alınacağı, ne hızla seyredeceği bilimsel verilerle saptanır ve ona uyulur.
Gelişmiş toplumların bu kurallara uymaları fanteziden değil, zorunluluktandır.
Ama cehaletin egemen olduğu toplumlarda, insanlara zorunluluğun bir fantezi olmadığını anlatmak güçtür. Ne kadar nefes tüketseniz yanıt hazırdır:
- Bişşşiyy olmaz abiii!!!!.
Halbuki bir şey olur, belirli nedenler bir araya gelince aynı sonuçları doğurur.
“Bişşiyyy olmaz abiii” zihniyeti neden sonuç ilişkisinin reddidir.
Bir toplumda, “bişşiyy olmaz abi” tekerlemesi egemense bilin ki, cehalet egemendir.
***
Yalnız son olaya değil, Apaydın kampından, Uludere faciasına, Afyon’da patlayan mühimmattan, Gaziantep’te patlayan bombalara kadar bütün olayların mekanizmasını çöküş kuramı ile açıklamak mümkündür.
Burada, kurumların payandalarını kemirenin cehalet ve gaflet değil, kasıt, hatta kimilerine göre ihanet olduğunu söyleyenlerin çıkacağını biliyorum.
İlk bakışta onlara hak vermemek mümkün değil, gibi görünebilir.
Ancak biraz daha düşününce hepsinin temelinde cehaletin yattığı görülecektir.
Bir toplumun, bütün payandalarının kemirilmesine böylesine seyirci kalması, hatta kimi zaman alkış tutması cehaletten başka neyle açıklanabilir ki?
O cehalet ki, kendisinden ve sonuçlarından bihaber olduğundan, tedavisi de yoktur.
Bir toplumu cehalete mahkûm etmek, ona yapılabilecek sabotajların en büyüğüdür.
Cehalet takdiri ilahi değildir ve olamaz da.
Afyon faciasının ardından, “sabotaj mı”dan sonra en çok sorulan soru da şuydu:
- İstifa etmeyecekler mi?
Hayır etmeyecekler.
Neden mi?
Etmeyecekler, çünkü demokrasi diye sunulan cehalet toplumlarında “istifa” değil, “istifade” kurumu vardır.

Ali Sirmen - 8 Eylül 2012 - Cumhuriyet

Wednesday, February 8, 2012

Cumhuriyet....

 “Dindar nesil” yetiştirmeye kalkman da iyi bir şey...

“Dindar” olmayıp da “tinerci” olacaklarına...

*

Biber gazını tanıdı bu nesil...

Çekmeyen yok...

Sayende tavşan gibi burunlarını oynatıp, biber gazı çeşitlerini sayabiliyor gençler:

“Nato biber gazı”, “Hardallı”, “U-2 sprey”...

*

“Dindar” olmayanları “Tinerci” saydığına göre... “Dindarın adaletini” de öğretirsin artık yetiştireceğin nesle:

17 yaşında “parasız eğitim” istedikleri için... Ya da köyün deresini korumaya kalktıkları için, tekme yiye yiye çıkartıldıkları mahkemede “silahlı terör örgütü üyesi” olmak suçundan hapse atılabileceklerini bilsinler...

Silah; şemsiye sapı...

Şemsiyeden uzak duruyor nesil...

Şeytan doldurmasın...

*

“Dürüstlük” de sana kaldı o zaman...

Bilmeceleri var çocukların misal:

“İki fener arasındaki fark?..”

Sen bil hadi...

*

“Vatan sevgisi” mesela...

Numunelik yetiştirilmiş “dindar nesilden” iki mahdum, askerlikten yırttıktan sonra, eşitlik bakımından 30 bini veren zenginler de tüyüyorlar...

Söylemeye gerek yok:

Son avuç bulgurunu askerine yedirerek ve son oğlunu şehit olmaya göndererek, tinerciler kurdu bu Cumhuriyeti...

*

Dindar nesil “saygısı” da vardır sende...

Ayağa kalkmayanı “Niye kalkmadın” diye hücreye...

Güven Park’ta oturdu mu “Niye oturdun” diye cop...

İkisinin ortası yan yatsan... “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” diyerek paşama 134 yıl ağırlaştırılmış müebbet hapis...

“Tinerci” yapmamıştı bunu...

*

“Ahlak” dersen...

Bir tek orasını merak ediyorum...

İnsanların özel hayatları didiklenip telefonları dinlenirken... Gözetlenen yatak odalarının görüntülerinin ortalığa saçılmasını “ahlak” ile nasıl bağdaştıracaksın?..


*

Bu arada sen de öğren ama:

“Adam” olmak için “dindar” olmanın şart olmadığını...


Bekir Coskun - Cumhuriyet

Sunday, May 22, 2011

BUYUK IZMIR YANGINI - 13 EYLUL 1922



Yukaridaki Video, Izmir'den kacarak Yunanistana siginan Rum multecilerin Fransiz ve Italyan Gemilerine binmeleri sirasinda bir Ingiliz Gazeteci tarafindan cekilmis.

Asagida bu yanginla ilgili tarihi saptamalari okuyacaksiniz. Film tek yanli olarak yanginin Turkler tarafindan cikartildigi izlenimi kuvvetlendirmek icin kullanilmis bir belge.!

Burada benim en cok dikkatimi ceken husus, dusman, gavur bildigimiz bu yasmakli, feraceli, kasketli, fesli insanlarin bir Yunanlidan daha cok oz be oz bir Anadolu insani oldugu.!  Degil mi?

Benzeri bir drami Lozan'dan sonra 1924'de Kavala ve Selanik'ten donen bizimkiler de yasamis.!

SAVAS FENA SEY ! 


İzmir kurtarıldıktan sonra kentte çıkarılan büyük yangını, İngiltere ve Yunanistan, Türkler aleyhine kullanmak istedi, ancak bunda başarılı olamadı. Ermeni Mahallesi'nden başlayan yangına, aslında kendi silahlarını yok etmek isteyen Ermeniler yol açmıştı. 

Türk Ordusu 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e girdikten sonra; Yunanlılar'ın son askerleri 16 Eylül'de Çeşme'den çekilmiş ve Anadolu'da yenilginin kesinliği anlaşılınca, Atina yeni savaş planları tasarlamıştı.  ''Batı basınındaki haber ve yorumlarla İzmir Yangını'nın ardındaki gerçeği'' inceleyen Orhan Koloğlu, Türk orduları Yunan işgali altındaki İzmir'e girdiğinde, dünya basınının yakın çevreye yayılmış olan bütün muhabirlerinin, İzmir'de bulunduğunu belirtiyor. Bunlar arasında yer alan Fransız Paul Taponnier anılarında, ''Büyük bir facia idi İzmir yangını. Türklerin ele geçirdikleri şehri yakmalarının akla yakın tarafı yoktu. Fakat İzmir'i kim yakmıştı? Ya kendi kendine yanmış ya da şehri kendilerinden sonra, artık bir başkasına yar etmemenin kararına varmış olanlar kıvılcımı çakmışlardı...'' diye yazmıştı.
   
    FRANSIZ BASINI

Le Figaro gazetesinin, 20 Eylül 1922 tarihli sayısında, İzmir Limanı'ndaki Fransız savaş gemisinin subaylarından birinin tuttuğu notlar yayımlanmıştı. Bu notların 5 Eylül tarihlisinde, ''Yunanlılar çekilirken Uşak şehrini sistemli bir şekilde yaktılar. Hiçbir gereği olmadan yakılan Türk köyleri az değil. Ayrıca Yunan komutanlığı sayıları yüksek firarilerin yangın ve talan yapmaması için de hiçbir önlem almıyor'' deniliyordu. Koloğlu'nun araştırmasında, notlar özetle şöyle aktarılıyor:
''7 Eylül: Türk ordusunun hızlı ilerleyişi Manisa'yı tahripten kurtardı, ama dün Burnabat tarafından alevler yükseldi.
9 Eylül: Dün gece trenle İzmir'e gelen 300 Yunan askeri şehri yakmak ve tahrip tehdidinde bulundu. Demiryolu atölyelerini koruyan Fransız birlikleri gardan çıkmalarını engelledi ve onları Urla'ya yöneltti... Bugün saat l0.30'da Türk süvarileri İzmir'e girdi. Böylesine uzun bir seferden sonra şaşırtıcı derecede sakin ve dürüsttüler. Paşa, her türlü talan ve yangını önleme sözü verdi...''
Le Figaro'nun 5 Eylül tarihli sayısında yer alan notta, Yunan Başkomutanı Hacı Anesti'nin Fransız yetkililere, Türkleri İzmir önünde yeneceğinden söz ettiği de kaydediliyordu. Hacı Anesti, henüz bozguna uğramamış askerleriyle, bir karşı saldırı tasarlıyor, buna göre hazırlıklar yapıyordu. Yunan Hükümeti de Mudanya'ya ulaşan birliklerini Trakya'ya aktarıyor, 1923 sınıfını silah altına çağırıyor ve Yunanistan'dan yine Trakya'ya birlikler sevk ediyordu. Yunanistan'da ise ''İyonya kaybedilse de Trakya'nın bırakılamayacağı'' belirtiyordu.
   
    İNGİLTERE DEVREDE

İngiltere Başbakanı Lloyd George da, Türk isteklerini reddetmek, gerekirse savaşmak yanlısıydı. Yunanistan için tek umut da savaştan vazgeçmeme kararındaki İngiltere'ye yaslanmak ve onun da katkısıyla diğerlerini de alışılmış Türk aleyhtarlığı çizgisine getirmekti. Koloğlu, ''Yunanlıları buna yöneltenin, sadece bir çıkar hesabı olmadığını, kendi ordularının çekilirken yakıp yıktıkları ve insanları öldürdükleri haberlerinin yanı sıra Türk ordusunun da 'son derece düzenli, disiplinli, sakin ve üzüntü yaratacak hiçbir aşırılığa girişmeden' ilerlediğinin bütün dünyaya yayılması'' olduğunu yazıyor. İzmir Yangını böyle bir ortamda çıkmıştı. Üç gün sonra da İngiliz Hükümeti, Rumen ve Yugoslav hükümetlerini, ''Balkanlar'ı Türkler'den korumak için'' yardıma çağırmış, İtalya ile Fransa'yı da ''Yıkıcı, yakıcı Türklere karşı'' işbirliğine davet etmişti. Koloğlu, bu durumu, ''ortada, dünya kamuoyunu etkilemeye yönelik bir girişim bulunduğunu düşündürüyor'' şeklinde değerlendiriyor.

 TÜRK ALEYHTARI KAMPANYA

Yangın haberiyle birlikte, İngiliz ve Amerikan basın organları Türk aleyhtarı kampanyaya giriştiler. New York Times 15 Eylül'de, ''Türkler şehri intikam için yaktı'' derken Fransız basınında ise başından itibaren aksi tez yer alıyordu: Le Temps gazetesi 13 Eylül'de, ''Yunanlılar çekilirken şehri yaktı ve halkı katletti'' diye yazıyor, Le Figaro da 20 Eylül tarihli başyazısında, ''Yangın, Ermeni mahallesinden başladı, çekilen Yunan askeri disiplinini kaybetmişti, yangının kökeni konusundaki iddiaları şüphe ile karşılamak gereklidir'' yorumunu yapıyordu. Aynı tarihli gazetede, İzmir'deki Fransız Konsolosluğu'ndan ve Fransız amiralinden alınan bilgilere göre yazılmış haberde de, olayın sorumlusunun Yunanlılar olduğu kaydediliyor ve bu haber, ilginç ayrıntılar içeriyordu:
''Yangın konusunda Fransız Hükümeti'ne ulaşan bilgilerden hiçbiri, bu felaketin sorumluluğunu Türkler'e yüklemiyor. Rodos'tan gelen bir telgrafta da, İzmir'den gelmiş sayısız sığınmacılardan hiçbirinin yangını Türkler'e mal etmediği kaydediliyor. Pek çok tanığa göre suç, yangın çıkarmakla görevli bir askeri birlik oluşturan Yunan askeri otoritelerine aittir. Bu sığınmacılardan bazıları, Türklerin çekilirken içindeki hiçbir Rum'a dokunmamış oldukları, Eskişehir'in de hiçbir askeri ihtiyaç olmadığı halde, tahliye sırasında Yunanlılarca sistematik şekilde yakıldığını belirtiyor.''
   
    İNGİLİZ BASINI

İtalyan basını, Türkler'e hak veren bir çizgi izlemişti. Corriere Della Sera, 14 Eylül tarihli nüshasındaki ''Türk İzmir'in İlk Günleri'' başlıklı yazısında, 'Yunanlıların ülke içindeki katliamına Türklerin aynen karşılık vermemiş olmasını' övüyor ve disiplinin mükemmelliğini belirtiyordu.
Orhan Koloğlu, ''en ilginç yorumların İngiliz basınından geldiğini'' belirtiyor:
 ''Gazetelerin büyük çoğunluğu, 'Türkler yaptı' demeye hazırdı; ancak başlangıcından itibaren, hem bu tür haberlerin altında kimi hesaplar yattığından şüphelenenler hem de artık Lloyd George'un hükümet politikasına güvenmeyenler vardı.'' Times muhabiri, 13 Eylül'de İstanbul'dan bildirdiği haberde, ''Yunanlılar yaktı'' diyordu. 17 Eylül'de ise Daily Mail'in İzmir muhabiri, ''Fransız amiralinin araştırması, yangını Türklerin çıkarmadığını gösterdi'' haberini gazetesine ulaştırıyordu. Koloğlu, yangınla aynı anda başlatılan ''Türkler yaptı'' kampanyasına peşin kararlılar dışında, Batı basınında inananların pek az olduğunu kaydediyor: ''19 Eylül tarihli New York Times bile, Paris'ten aldığı bir habere sayfalarında yer vermeyi gerekli görmüştü: ''Fransız kaynakları, İzmir'i yakmakla Türkleri suçlayan bütün haberlerin, Atina üzerinden Londra'ya gelip yayıldığını ortaya koydular.''
   
    ERMENİLER'İN BAŞLATTIĞI YANGIN

     Koloğlu, ''İzmir'i Türkler yaktı'' kampanyasının başarılı olmadığı görülünce, ''sorumluluğu paylaştırma'' eğilimli haberlerin arttığını belirtiyor: ''Fransız Le Matin, 23 Eylül'de, İzmir muhabirinden naklen şu satırlara yer vermişti: 'Şahsi soruşturmama göre, yangını çıkaranlar, kendi mahallelerini terk etmeden önce Ermeniler olmuştur.'' Prof. Dr. Bilge Umar da, 1974 basımı ''İzmir'de Yunanlıların Son Günleri'' adlı eserinde, ''en güvenilir bilgi kaynağı'' olarak belirttiği İzmir Sigortaları İtfaiyesi Komutanı Greskoviç'in yangına ilişkin raporuna yer veriyor ve bu raporun, büyük yangını fanatik Ermeniler'in başlattığını gösterdiğini kaydediyor. Umar'ın aktardığı raporda Greskoviç, yangının çıkışını şöyle anlatıyor:
     ''11/12 Eylül gece yarısından bir saat sonra Ermeni mahallesinde yangın çıktığını haber verdiler. İtfaiye erleriyle yangın yerine hareket edip, Rum Hastahanesini geçerken 130-150 kadar çoluk çocuk ve kadın acı acı bağırıyorlardı. 'Ne bağırıyorsunuz' diye sordum. 'Ermeniler bizi yaktılar. Sayes Hanı içerisinde oturuyoruz' dediler. Bunlar Rum idiler... 13 Eylül saat 10.30'da Ermeni mahallesinde ateş görüldüğünü haber verdiler. Ermeni Kilisesinden 50 metre mesafede bir Ermeni evinin yandığını gördüm. Evin alt katından şiddetli bir ateş çıkıyordu.'' Ermeni Kilisesinde yangın olduğu ihbarı üzerine, ekibiyle buraya giden Greskoviç, gördüğü manzarayı raporunda şöyle yazıyor:
     ''Kilisenin binalarında ateş yoktu. Yalnız küçük bir bina civarında, bahçede 200 kadar yağlı (üzerine yağ dökülmüş) eşya balyası ile paçavralar bir yere toplanmış, üzerine de 200 kadar tüfek ve çokça cephane konmuş idi. Ateş de bunlar arasından çıkıyordu. Aynı zamanda ateş içerisinde devamlı patlamalar oluyordu...'' Bilge Umar, Greskoviç'in raporunda belirttikleriyle ilgili olarak Ermenilerin, yangın çıkarmak amacıyla değil, yalnızca tüfekleri ve cephaneyi yok etmek için bu yola başvurdukları yorumunu yapıyor.
     Günlerce süren yangın sona erdiği zaman, İzmir'in hemen hemen tümüyle yok olduğunu kaydeden Prof. Dr. Bilge Umar, ''yangından kurtulan Punta (Alsancak semtinin Körfez'e doğru uzanmış bölümü) bir yana bırakılırsa İzmir'in, bugünkü Fevzi Paşa Caddesi ile belirlenen bir çizginin ayırdığı, doğuya ve kuzeye doğru yayılmış bir parçasının simsiyah, korkunç ve çirkin bir harabe yığını halinde'' olduğunu ve yüzlerce kişinin alevler arasında can verdiğini belirtiyor.

Wednesday, February 2, 2011

Anne ve Babalara


Tuhaf bir kokusu vardir tebesir tozunun ve koku insan hafizasindan en son silinen, en derinde kalmis anilari tetikleyen bir duygudur. Beklenmedik bir anda duydugunuz bir koku, sizi beyninizden vurulmusa cevirebilir. Bir anda belki de yillar once kaybettiginiz anneninizin pamuk elleri gelir gozunuzun onune, ruzgarin savurdugu leylak ya da lavanta kokusuyla. Ya da yeni silinmis bir tahtadan sonra sinifa yayilan tebesir tozunun kokusuyla, butun bir ogrencilik hayatiniz gecer gozunuzun onunden siyah beyaz cekilmis bir film seridi gibi.. 


Gecenlerde katildigim bir veli toplantisinda vurdu beni bu koku. 3 kisi otrudugumuz delik desik siralardan tek kisi oturulan formika masalara; bir taraftan mutlaka parlayan yuzeyi yamulmus kara tahtadan uzeri buzlu camli yesil tahtaya; DVD, televizyon, bilgisayar ve tepegoze ne cok sey degisti egitim araclarinda.. Halbuki bizim zamanin en degerli araclari, anahtari mudurde bulunan kilitli bir odada muhafaza edilen haritalar ve geometri aletleriydi. 

Yazi dersi vardi mesela.. Kesik uclu kalemlerle hokka kullanarak guzel yazi yazardik. Sirf bu nedenle yazisina bakarak bir ogrencinin hangi liseyi bitirdigini anlardiniz. Robert Kolej, Galatasaray Lisesi ve Alman Lisesi ogrencileri uc degisik kaligrafi ekolunun onculeriydiler. Kompozisyon dersi vardi.. Sirf 'f'nin ucunu yanlis yaptigi icin sinifta kalan ve bu yuzden belge alan komsumuzun oglu lise 2. sinifta egitim hayatina veda etmisti. Felsefe, mantik, sosyoloji, estetik sanat tarihi, divan edebiyati kok soktururdu. Muzik ogretmenimizin pikabindan ilk klasik eserleri dinlemis ve gene o eserleri dinleyerek sozlu imtihan olurduk. Ahmet Hasim'i, Tevfik Fikret'i, Rossini'yi, Mahler'i, Grieg'i o devirde tanimistik. 

Devir radyo devriydi. Radyodaki bilgi yarismalarinda Robert Kolej ve Teknik Universite talebeleri 5.000 L'lik buyuk odul icin kiyasiya cekisir, Tarik Gurcan'in sordugu akla ziyan sorulari tereddut etmeden dogru cevaplayan yarismacilar radyo basinda onlari dinleyenleri hayrete dusururdu. 

Peki simdi neredeyiz?! Benim lisede ogrendigim yontemleri ogluma 7. sinifta ogretmeye calisan zihniyet acaba aradan gecen 35 sene zarfinda Turkiye'ye bir nobel bilim odulu kazandirmis midir? O devirde yetismis ve dunya capinda un kazanmis; mesela bir Cahid Arf, bir Ratip Berker, Erdal Inonu ya da Fikret Kortel gibi bir bilim adami yetistirebilmis midir? Bu duzen, cocuklarimizin zamanlarini ve korpe beyinlerini suistimal ederek geleceklerini karartmaktadir. 

Tebeshir Tozu bu alacakaranlik icersinde cocuklar icin bir ince beyaz toz bulutu olmak arzusundadir. 

Umarim begenir ve ilgiyle takip edersiniz..